30 Mart 2016 Çarşamba

Viyana Kuşatma Sonrasında Yaşananlar

İki Tutsağın Başının Kesilmesi


GÜNEŞ doğarken sadrazamın bütün maiyeti tepeden tırnağa silahlanmış bir halde davul ve sancakla birlikte cellat çadırının önünde toplandılar. Savaşa hazır durumda beklediler. Tımarlı müteferrikalarla çavuşlar bütün silâhlarım kuşanarak hazine çadırı önünde nöbete geçtiler.


Bu arada Maraş Beylerbeyi Ömer Paşa’dan, gâvurların çekildiği yolunda bir haber geldi. Bunun üzerine bir iki saat daha beklendi; fakat düşmandan hiç bir eser görünmeyince, her ihtimale karşı hazır bulunmak şartıyla herkesin çadırlarına çekilebileceği emri verildi.


Macarlardan arabalarla çok miktarda erzak gelip Cellat Çadırı önünde İslâm askeri için satılığa çıkarıldı. Tarsus Sancakbeyi Receb Ağa tutsak alınmış iki Hristiyan askeri getirdi. Sorguya çekildikten sonra kafaları kesildi. Atlı Beyin oğlu tarafından genç bir tutsak gönderildi. Hemen cellata teslim edildi.’


Bu arada din düşmanlarının öncüleri, Kara Mehmed Paşa’nm bulunduğu kıyı boyundan ve manastır yolundan ilerleyerek İslâm cephesinde kavgaya susamış gazilerin üzerine aç kurtlar gibi saldırmışlar. Onlar da iki üç yüz kadar gâvurun büyük bir kısmını tepeleyip iki kelle almışlar.


Sadrazam, Kara Mehmed Paşa’nın haberini alıp Allahsız gâvurların İslâm askeri üzerine kudurmuş domuzlar gibi saldırmış olduğunu öğrenince, kendisinin bütün maiyeti ve hizmetkârları derhal silahlanıp savaş düzenine sokuldu. Ayni anda yeniçeri ağası da huzura çağrılıp kendisine yaya kapıkulu yeniçerileriyle savaş alanında topların önüne siper hazırlaması buyruğu verildi. Yeniçeri Ağası derhal bu emri uygulamaya koştu. Arkasından Sadrazamın Kethüdası Gürcü Ali Ağa savaşa hazır kılınmış maiyet birlikleriyle söz konusu yere gitmek üzere hareket etti. Yenilmez devletlû Sadrazam otağında kalıp yanında kalanlara her an dikkatli ve uyanık olmalarını buyurdu.


Daha sonra savaş bölgesinden bir kelle ile iki tutsak getirdiler. Her iki tutsağın da başı uçurulup zavallı vücutları zaman defterinden silindi.


Bu arada kale duvarının altına konmak üzere hazırlanan lağım deliğinin dört arşın kadar kazıldığı ve çok yakında barut koyulması kararlaştırılan noktaya varılacağı haberi geldi.


13 Eylül Pazartesi


Sadrazam bugün yukarda sözü edilen yerden yola çıktı. Öğleden az; önce üzerine yaya köprüsü kurulmuş bir ırmaktan geçti ve bir çayırlıkta mola verdi. İkindiden önce buradan da yola çıkıp akşam ezanında C56) adlı bir yerde geceyi geçirmek üzere konakladı.


İslam Ordusunun Utançlığı


Sadrazam ertesi sabah buradan da yola çıkıp öğleden Önce Raab ve Rabnitz suları üzerindeki köprüleri geçti. Öğleye doğru Raab ovasına varıp Silistre Beylerbeyi Myliteni i Mustafa Paşa’nın çadır önünde atından indi. Mustafa Paşa ile Erdel Kıralı Apâfy Mihâly, Sadrazamı köprübaşında karşılamışlardı.


Budun Beylerbeyi Vezir Koca Arnavut İbrahim Paşa’nın savaş meydanında herkesten önce bozulmakla kalmayıp, üstelik Yanık’a da bir gün önce geldiği haberi Sadrazamın kulağına gidince, aralarındaki eski bir hesabı görmenin tam zamanı olduğu kanısına vardı.


Korku verecek bir İbret olsun diye İbrahim Paşa’nın idamına karar verdi. Daha önce Yanık’tan Viyana ya gelmesi buyruğunu İbrahim Paşa’ya götürmüş olan Ulak Çelebi Ahmed Ağa kendisine gönderilip Sadrazamın huzuruna davet edildi. İbrahim Pasa hasta olduğu ve gelecek durumda bulunmadığı için “Sadrazamın fermanları neyse bildirsinler” şeklinde karşılık yolladı. Bunun üzerine, Sadrazam büyük bir Öfkeye kopildi ve cezasını hiç geciktirmeden derhal vermek İstedi. Aynı ulağı bir daha gönderip “Hastaysa bir arabaya binip gelsin, görüşülecek çok önemli bir mesele vardır” diye buyruk yolladı.


Bu sefer İbrahim Paşa, Allahın dediği olur, diyerek atına bindi. Sadrazamın otağı önünde büyük bir ölüm korkusu içinde atından indi. Sonbahar rüzgârına tutulmuş sarı yapraklar gibi titreyerek Sadrazamın huzuruna girdi ve eteğini öptü. Sadrazam terbiye gereği verilmesi töre olmuş hiç bir karşılık vermediği gibi, hatır saymayı belirtecek en küçük bir davranışta da bulunmadı.


Öfkeden köpürmüş bir halde paşanın üstüne yürüyüp çok ağır şekilde azarladı:               “Behey Allahsız Koca mel’ûn!” diye bağırdı. “Bunca zamandır seni Padişahımızın öbür vezirleri yanında yüceltip, gayretli ve sadık bir kul olduğunu söyleyip durdum. Senden ne zaman bir mektup gelse, içinde hep Viyana kalesi kolayca alınır, çok küçük bir garnizonu vardır, buraya bir sefer açmak çok yerinde ve çok yararlı olur sözleri bulunurdu. Şimdi ise, sen, savaş meydanında gâvura karşı hiç bir direnme göstermedin, herkesten önce kaçmağa koyuldun ve böylece İslâm ordusunun toptan bozulmasına sebep oldun. Ondan sonra da ölümü hak ettirecek böyle bir suç işlediğini aklına bile getirmeden, kendi kendini öncü kuvvetleri tayin edip Sancak’ı Şerifi bey ordunun kumandanını da yüz üstü bıraktın ve buraya koşup geldin. Büyük yararlıklar yapmış gibi de çadırına yan gelip yattın!”


Bu azarlara karşı İbrahim Paşa, hiç bir şey ifade etmeyen birkaç özür ileri sürdü; fakat bunlar bir işe yaramadı. Çavuşbaşı’na teslim edildi. Aynı saatte kendisine öteki dünyanın yolu hazırlanıp, bir daha açılmamak üzere hayat defteri kapatıldı. (Allah rahmetini en bol şekilde ona da nasip etsin!) Budun vilâyeti, Diyarbekir Beylerbeyi Kara Mehmed Paşaya verildi. Kendisine kürklü hilat giydirildi. Diyarbekir vilâyeti de kısa bir süre önce Kahire Beylerbeyliğinden azledilmiş bulunan eski bostancı başı Vezir Boşnak Osman Paşa’ya verildi. Gerekli ferman gönderildi. İdam edilen paşanın bütün eşyasına, develeri ve diğer hayvanlarıyla, ona ait olup da ordugâhta bulunan nesi varsa hepsine el konuldu. Devlet hazinesine gelir kaydedildi. Aynı gün saray müteferrikalarından Padişahın davar emini İbrahim Ağa, idam edilenin haznedar ve kethüdasıyla birlikte, Budun ‘da bulunan bütün mallarına el konulması için posta atıyla gönderildi.


İslâm ordusunun diğer savaşçıları da bitkin, şaşkın, yoksul ve utanç içinde ordugâha geldiler. Çoğunun çadırı yoktu. Çırılçıplak bir halde açıkta konakladılar.


Yüreğinde bir avrat kadar bile cesaret bulunmayan şu Tatar Hanı denilen kancık, bir gün önce buraya gelmiş ve Yanık önünde konaklamış. Onun yaptığı şekilde bir döneklik şimdiye kadar hiç bir Tatar hanında görülmemişti.

Türk Mitolojisinde Cennet ve Cehennem

Şamanlığın ilk devirlerindeki inanışlara göre, yeryüzü hayatı ile yeraltı hayatı arasında fark yoktur. Can vücuttan uçar, yeraltı âlemine gider, yeryüzü hayatı orada devam eder.


Sümer’lere göre; insanlar dünyada ettikleri iyiliklerin karşılığını ve hatalarının da cezalarını yine dünyada görürler. Her şeyin dünyada olduğu, sonsuz hayat ta insanlara verilmediği için, Sümer’ler ancak ömürlerinin uzun olması, rahat geçebilmesi için tanrılara dua ederler. Bununla beraber, insan ölünce ayrılan ruhunun, yeraltı âleminde ceza göreceğine veya rahat edeceğine dâir inançlar da aralarında yok değildi.


Sonraları her iki âlem, arasında ayrılıklar genişlemeğe, büyümeğe başladı. Yeryüzü âleminde kötülük edenlerin, yeraltında cezalarım çekecekleri inançları kuvvetlenmiş, bunun sonu I ^olarak kötüler için (Cehennem) ile, İyiler, yahut günahlarının cezalarını çekmiş olanlar için de (Cennet) diye İki ayrı âlem daha I türemiştir.


Bazı mitolojilerde; ahire t âleminde cennete ve cehenneme giden bir köprü, yahut her ikisi arasında bir geçit bulunur. Günahı I olmayanlar köprüden geçerek cennete, olanlar da köprüden düşerek cehenneme giderler. Mazdaist’lere  göre (cinvat) köprüsü böyledir.


Dante’nin (Divin komedi) sindeki (Îl Purgatorie) de cennetle  cehennem arasında bir geçittir.


Cennetler Ve Süt Gölü Cennetler


Altaylı’larla YAkut’lar’a göre Cennetler Göklerin üçüncü katında dır. Temiz eğlenceler, zevk ve safa namına ne varsa hepsi ‘oradadır. Günahsız, bahtiyar İnsanlar orada rahatlık içindedir. Melekler, periler ise Cennetleri süsleyen zarif varlıklardır. Budist Uygur’lara göre (Tuşita) adındaki Cennetlerde, dünyada ömrünü feragat la geçirmiş insanlar yer alacaktır.  Bununla beraber cennetler Türkleri cehennemler kadar meşgul etmemiştir. Cehennemlerdeki çeşitli azaplar üzerindeki daha çok durmuşlardır.


Süt Gölü


Bu göle (Ak göl) de derler. İnanlara ilk ruh ve ilk hayat da (Süt göl)  ünden alınan damla ile verilir. Yakut’larınTanrıçalarından (Ayzıt) bir çocuk doğacağı zaman tarla, çiçek ve yemiş perilerini alarak lohusanın  yanına gider. (Süt gölü) nden aldığı bir damla sütü çocuğun ağzına damlatır. Bu damla çocuğa verilen ruh olur.


Altaylı’larda bu görevi büyük tanrı Ülgen’in yakınlarından olan (Yayık) yapar. (Yayık) da çocuk doğacağı zaman Ülgen’in emriyle bu göle gider, bir damla alır. O da (Ayzıt) gibi çocuğun •ağzına damlatır.Yine Altaylilara  göre; günahı olan bir kimse, cehennemde yanarak azap gördükten, cezasını tamamladıktan sonra (Yayuci) tarafından alınır, üçüncü kat göğe götürülür. Dünyadaki güzel göller, fâni insanlara nasıl zevk ve eğlence yerleri oluyorsa, cezasını tamamlıyan suçlu, bundan sonra akrabaları ile birlikte (Süt gölü) nde altın sandallarla gezerler, bu gölün kenarındaki sedef kumsallarda oynar ve eğlenirler.


Bazı hayvanlar da dünya üzerine (Süt gülü) nden gelmiştir: Altaylı’lara göre (Pura) adı verilen üç boynuzlu keçiler de (Süt gölü) nden çıkar. Bir inanışa göre de bu (Süt gölü) Kaf dağının altındadır:


Hızır, ölüme çare ararken, yolu buraya düştü. Bu dağdaki (Süt gölü) nde havada uçmak için kanatlı, suda yüzmek için kürekli atların bulunduğunu gördü. Uçan atlardan tutmak istedi, ama tutamadı. O zaman bu göle şarap döktü, içen atlar sarhoş oldu. Hızır bunlardan bir çiftini tuttu. Uçmasınlar diye kanatlarını kırdı. Bunları çiftleştirdi ve cins atlar bunlardan türedi.


Cehennemler


Günahsız insanlar cennetlere gideceği gibi, günahı olanlarda yeraltındaki cehennemlerin azap kuyularında kalarak kaynayan katran kazanlarında yanacak, cezalarını çekeceklerdir. Sümerli’lere göre de yeraltında cehennem tanrıları ve tanrıçaları vardır. Nergal ile karısı Ereşkigal bunların başta gelenlerindendir. Dünyada suç işleyenlerin ceza sürelerini ve şekillerini, hangi  cehennemde ne kadar yanacaklarını kararlaştıran bir de hâkimler heyeti vardır ki bu heyeti; Sabıray, Arah, Toyer, Malahay ve Tarha teşkil eder.


Şamanist Altay Türklerinin inançlarına göre en büyük cehennem (Mangistocirius) adındadır. Bu cehennemi (Matman Kara) adında bir ruh idare eder. Bir başka cehennem daha vardır ki bunun da adı (Tünken Kara Tamu) dur. Bunu da (Matman Karaca) idare eder. Bir de; (Tepten Karateş) adında bir cehennem vardır ki bunu da (Kerey Han) idare ederdi.


Yine Şamanist’lere göre dünyada kötülük yapmış insanların azap çekmek üzere atılacakları cehenneme ve orada kaynıyan katran kazanlarına (Kazırgan) denir.


Budist Uygur’ların (Aviçi) adını verdikleri cehennem de böyledir. Altaylı’ların kötülük tanrısı Erlik Han ise, doğan bir çocuğun günahlarını yazdırmak için bir körmös gönderir. Büyük tann Ülgen de buna karşılık Yayucı’yı gönderir. O, çocuğun sağında, Körmös te solundadır. Bunlar çocuk büyüyüp te ölünceye kadar yamndan ayrılmaz. Ölünce Körmös onun ruhunu kapar, yerin altına götürerek (Kazırgan) a atar. (Kazırgan) daki kazanlarda katranlarla birlikte kaynar. Körmös, Erlik Han’ın huzuzurunda, götürdüğü ruhun günahlarını ispat ederse o ruh kazanlarda kalır. Yayuçi da beraber oraya gelmiştir. O da bu ruhun sevaplarını sayar. Eğer sevap günahtan çoksa ruh oradan kurtulur. Günahı fazla ise derecesine göre yanar. Sonra yukarı doğru ru çıkmaya başlar. O ruhun üçüncü kat gökte bulunan akrabası şefaat ederek Yayuçi’yi sıkıştırırlar. Yayuçi ruhun günahı kadar yanmasını bekler. Çünkü ruhun başı katran kazanındadır. Günahı kadar yanınca başı dışarı çıkar. O vakit Yayuçi ruhun tepesindeki saçtan tutup onu kazandan çıkarır ve ruhu üçüncü kat göke götürür. Oradaki akrabaları ile buluşturur. Süt gölünde hoş vakit geçirir.


 

25 Mart 2016 Cuma

Troya Savaş Öncesi Kahramanları; Theseus’un Hikayesinden Bir Kesit

Theseus’un Atina’ya varışından yıllarca, önce, Girit kralı Minos, oğlu Androğeos’u Atina’ya yollamıştı. Atina kıralı Aigeus, yapılmayacak bir şey yapmış, Androgeos’u azgın bir boğayı öldürmeye göndermişti. Umulduğu kadar kahraman çıkmamıştı Androgeos, boğa tarafından parçalanıvermişti. Oğlunun ölümünü duyan Minos, küplere binmiş, ordusunu peşine takarak Atina’ya gelmiş, ülkeyi ele geçirmişti. “Bütün şehri yerle bir edebim,” demişti, “yalnız dokuz yılda bir bana yedi genç kızla yedi delikanlı göndermeye söz verirseniz sizi bağışlarım.”


Atinalıların ‘ellerinden ne gelir? Söz vermişlerdi Minos’a, her dokuz yılda bir yedi genç kızla yedi delikanlı göndereceklerdi Girit’e. Giritliler de on dört genci Minotauros diye anılan korkunç canavara atacaklardı.


Minotauros yarı insan, yarı boğa bir yaratıktı. Minos’un karısı Pasiphae doğurmuştu onu. Poseidon, kendisine kurban edilmesi için bir boğa vermişti Minos’a. Minos, zavallı hayvana açmış, onu bir türlü öldürememişti. Buna çok kızan deniz tanrısı, Minos’un karısını boğaya âşık edivermişti. Bu aşkın sonunda da Minotauros doğuvermişti işte.


Minos, doğan yavruyu da öldürmemişti. Ünlü mimar Daidalos’a bir labyrinthos yaptırıp Minotauros’u oraya bıraktırmıştı. Karmakarışık yollardan meydana gelen bir yerdi labyrinthos, oraya bir giren bir daha çıkamazdı. Giritliler, Atinalıları labyrinthos’a bırakırlar, zavallı gençler de çıkış yolunu bulamadan Minotauros’a yem olurlardı.


Theseus, Atina’ya vardıktan birkaç gün sonra Girit’e on dört gencin gönderileceğini öğrendi. Babasına, “Bırakın ben do gideyim bu gençlerle birlikte,” dedi, “belki Minotauros’u öldürürüm.”


Babası önce kabul etmedi bunu; ama oğlu üsteleyince karşı koyamadı. “Olur,” dedi.


Gençleri götürecek gemi limandan ayrılırken Theseus, “Baba,” dedi, “bu geminin yelkenleri kara. Eğer ben canavarı öldürür de Atina’ya dönecek olursam bu kafa yelkenler yerine beyaz yelkenler çektiririm. Sen de uzaktan görür görmez anlarsın kurtulduğumu.”


Sonra öpüşüp ayrıldılar. Girit’de büyük bir kalabalık karşıladı Atinalıları. Karşılayanlar arasında Girit kralı Minos’un kızı Ariadne de vardı. Kızcağız görür görmez tutulu verdi Theseus’a; hemen Daidalos’a koşup “Aman Daidalos” dedi, “ bana labyrinthos’tan çıkmanın yolunu öğret.” Akıllı mimar için zor olmadı bir çıkış yolu bulmak. Ariadne’ye, “Bir yün yumağı alırsın,” dedi, “yünün bir ucunu kapıya bağlarsın. Labyrinthos’ta ilerledikçe yumağı çözersin. Dönmek istediğin zaman, yünü izleyerek kapıya gelirsin.”


Bunu öğrenen Ariadne’nin içi sevinçle doldu. Akşam olur olmaz Tbeseus’a haber saldı, “Beni Atina’ya götürüp kendine ey olarak alırsa ona labyrinthos’tan çıkış yolunu öğretirim,” dedi. Theseus razı olmaz mı buna? Kurtulursa Ariadne’yle evleneceğine söz verdi. Ertesi gün labyrinthos’a girilecekti. Theseus, Ariadne’nin gönderdiği yün yumağıyla kapıdan girdi, öteki AtinalIlar da arkasındaydı. Tünün ucunu kapının arkasına bağladılar, sonra yumağı aça aça karışık yollardan ilerlediler. Bir süre gittikten sonra Theseus, Minotauros’u gördü. Canavar uykudaydı. Elinde hiç silâh yoktu Theseus’un, ama yumrukları vardı ya… Aigeus’un yiğit oğlu o yumruklan kullanarak Minotauros’u yerden yere çarpıp öldürdü.


“Bir meçe ağacı nasıl yıkılır tepelerden

Altında ne varsa nasıl ezer, Theseus

Öyle yıktı yere Minotauros’u.

Yabani yaşaması bitti canavarın,

Artık usulca başı sallanır,

Kimseye saplıyamaz boynuzlarını artık.”


Theseus, canavan öldürdükten sonra arkadaşlar iyi e birlikte yünü izleyerek kapıya vardı. Orada kendisini bekleyen Ariadne’yi alıp gemiye bindiler, denize açıldılar.


Atina’ya dönerlerken Naksos adasına uğradılar bir ara. Orada Theseus’un Ariadne’yi bırakarak kaçtığı söylenir. Atinalı yüce kahraman kaçtıktan sonra adada tek başına kalan kızı, Dionysos’un görüp kendine eş olarak aldığı da ayrıca belirtilir. Bazı kimseler Theseus’a. yakıştıramazlar bu davranışı. Onlara kalırsa, adada Ariadne hastalanmıştır. Theseus, kızcağızı adada bir mağaraya bırakmış, bazı eşyalarını almak için gemiye dönmüştür. O anda çıkan bir fırtına, gemiyi uzaklaştırmış. Theseus da uzun bir süre sevgilisinden uzak kalmıştır. Döndüğü zaman Ariadne’yi ölü bulmuştur Theseus.


Bu ayrılıklar bir yana, herkes Theseus’un gemiye beyaz yelken çektirmeyi unuttuğu konusunda birleşmektedir. Ya Minotauros’u öldürmenin yarattığı, aşın sevinçten, ya da Ariadne’nin denizciler üzerinde bıraktığı üzüntüden, gemi kara yelkenlerle döndü Atina’ya Kral Aİğeus günlerdir geminin yolunu gözetliyordu. Uzakta beliren kara yelkenleri görünce oğlunun öldüğünü sanıp kendini denize attı. O sulara da Aigae (Ege) Denizi adı verildi.


Theseus böylece Atina kıralı oldu. Akıllı bir insandı; öyle krallıkta filân hevesi yoktu. Halkı toplayarak kendisinin kral olmak istemediğini söyledi. “Ben yalnız Başkomutan olarak kalmak istiyorum,” dedi. “Siz kendi kendinizi yönetirsiniz. Kimi başa geçirmek istiyorsanız kendi oylarınızla seçersiniz.”


Dediklerini de yaptı. Atina her bakımdan ilerledi, rahata kavuştu. Thebaiye Karşı Yediler Savaşı’nda Atina’dan yardım istenmesi bu yüzdendir. Savaşta üstünlüğünü gösteren Thebâi’liler, düşman ölülerini gömmek istememişlerdi. Yenilenler Theseus’a başvurdular, özgür insanların, böyle bir haksızlık karşısında boş durmayacaklarını biliyorlardı. Theseus, hemen bir orduyla Thebai’ye gitti. Bütün ölülerin gömülmesini sağladı, ama kötülük etmedi.Thebai Tilere. O, sadece bir haksızlığı ortadan kaldırmak için gelmişti. Hak yerini bulunca da ordusuyla birlikte Atina’ya döndü.


 


 

22 Mart 2016 Salı

Troya Savaşı

Dünyanın en güzel kadını,  Zeus ile Leda’nın kızları, Kastor ile Polluks’un kardeşleri olan Helena’ydi. Öyle güzel, öyle güzel bir kızdı ki Helena, Yunanistan’ın prensleri, kralları onunla evlenmek istemişlerdi. Helena’nın babalığı Tyndaros, üvey kızını evlendirmeye yanaşmamıştı önce; “Birine versem ötekiler kızıp savaşmaya kalkacak” diye düşünüyordu. Sonunda bir çare bul; kızıyla evlenmek isteyen bütün erkeklerden söz aldı. “İçinizden binine vereceğim kızımı” dedi, “ama önce ant için, söz verin. Önün kocasına, yaşadığınız sürece destek olacaksınız, yardım edeceksiniz. Buna ant içmezseniz kızımı hiçbirinize vermem,” Herkesten söz aldıktan sonra, Helena’yı Agamemnon’un kardeşi Menelaos’a verdi, damadını da Sparta’ya kral yaptı.


Paris, ünlü yargısını yerdiği sırada Helena, Menelaos’un karısı bulunuyordu. Aşk tanrıçasının ağzından çıkmıştı bir kere, dünyanın en güzel kadını, Paris’te olacaktı. Oinone’yi filan unutarak, çoban prensin elinden tuttu tanrıça, onu Sparta’ya kralın sarayına götürdü.


Menelaos güler yüzle karşıladı Paris’i. Onu günlerce ağırladı. Sonunda kendisinin Girit’e gitmesi gerektiğini söyledi, sarayını konuğuna bırakarak Sparta’dan ayrıldı.


Döndüğü zaman Paris’i bulamadı sarayda Ö kadarla kalsa yine iyi, Helena da ortalarda yoktu. Paris’le kaçıp gitmişti. Çılgına dönen Menelaos’un aklına, Tyndaros’a verilen söz geldi. Sparta kıralı Yunanistan’ın dört köşesine haber salarak yardım istedi. Her yandan krallar, komutanlar, ordular akın etti Sparta’ya. Yalnız Ithaka adasının kıralı Odysseüs, bir de Peleus’un oğlu Akhilleus eksikti. Akıllı; Odysseüs, Troia savaşma katılmanın ne kötülükler doğuracağını bildiği için Menelaos’a yardım etmek istememişti önce. Çıldırmış gibi görünmeye çalıştı. Bir tarlaya tohum yerine tuz ekmeye başladı. Çok geçmedi, kralın “numarası” anlaşıldı. Odysseüs da ister istemez askerlerini alıp Sparta’ya geldi.


Akhilleus’un annesi Thetis, oğlunun Troia’ya giderse sağ dönmeyeceğini biliyordu. Oğlunu Sykros kralı Lykomedes’ih sarayına yolladı. Orada kadın elbiseleri giyip kızların arasında saklandı Akhilleus. Sparta’da bekleşip duran komutanlar onu bulması için Odysseus’u görevlendirdiler. Ojdysseus bir eline çeşit çeşit kumaşlar, bir eline de eşsiz silâhlar alıp ‘Dykomedes’in sarayına vardı. Saraydaki bütün kadınlar kumaşların başına üşüştüler, yalnız içlerinden birisi silâhlarla ilgilendi. Hemen onun bileğine yapıştı Odysseüs: “Böyle kaçman erkekliğe yakışmaz, Akhilleus,” dedi. Sonra onu alıp Yunan komutanlarının yanına götürdü.


Donanma hazırdı artık. Menelaos ile arkadaşları denize açılıp Aulis’e gittiler. Orada yeni yeni komutanlar katıldı kendi birliklerine. Herkes Troia’ya doğru yola çıkmak için sabırsızlanıyordu; ama günlerdir esmekte olan rüzgârlar dinmek bilmiyordu.


“İnsanın yüreğini bile kırardı rüzgâr,

Ne gemi bırakırdı, ne kayık.

Zaman bile zorlardı kendini geçerken.”


Sonunda, rüzgârların neden dinmedikleri anlaşıldı. Yunanlılardan birisi, tanrıça Artemis’in dişi geyiklerinden birini yavrusuyla birlikte öldürmüştü. Bakıcı Kalkhaus, ‘‘Tanrıça bir kurban istiyor,” dedi. “Başkomutan Agamemnon’un kızı Iphigeneia, Artemis’e kurban edilmedikçe yola çıkamayacaksınız.”


Bu sözleri duyan herkes üzüldü. Agamemnon’un üzüntüsü ise, dayanılmıyacak kadar büyüktü. Demek öldüreceğim Evimin ışığını. Kızının kanıyla demek Kararacak bir babanın suçlu parmakları. Yine de, pek ince eleyip sık dokumadan, kızını öldürtmeye karar verdi. Onun için Troia’yı yerle bir etmek her şeyden önemliydi. Haber saldı karısına; Iphigeneia’yı Akhilleus’la evlendireceğini bildirdi, kızının hemen gönderilmesini istedi. Evlenmek üzere gelen zavallı kızcağızı da Artemis’e kurban etti.


Bir süre sonra, Yunan donanması Troia yolundaydı. Troia’ya vardıkları zaman karaya ilk ayak basan Yunanlı Frotesileos oldu. Doğrusu büyük cesaretti bu; çünkü bakıcılar, Troia’ya ilk ayak basanın savaşta herkesten önce öleceğini söylemişlerdi. Sahiden de Öyle oldu. Protesileos’un ölümünden sonra Yunanlılar, tanrılara nasıl saygı gösteriyorlarsa, onun anısına da öyle saygı gösterdiler. Tanrılar da iyi davrandı bu cesur askere. Hermes onu ölüler ülkesinden kaldırıp karısı Laodameia’nm yanına götürdü. Protesileos, yeniden Hades’e döneceği zaman Laodameia dayanamadı, kendini öldürerek kocasıyla birlikte gitti.


Bin kadırgayla gelen Yunan askerleri, Troia’nm işini hemencecik bitirivermek amacıyla var güçleriyle saldırdılar. Ama Troialılann başında. Hektor gibi bir kahraman vardı. Kral Friamos ile Hekabe’nin oğullarındandı Hektor. Onunla başa çıksa çıksa ancak Akhilleus çıkabilirdi.


Yunan ordusunda herkes, Akhilleus’un bu çetin savaşta öleceğini biliyordu. Thetis öyle söylemişti çünkü öte yandan Hektor da, “Troia nasıl Olsa dayanamıyacak.^ Priamos da, Troialılar da yenilecek,” diye düşünüyordu.


Tam dokuz yıl çarpıştılar. Dokuzuncu yılın sonunda iki taraf da başarı kazanamamış durumdaydı. Bazen Yunanlılar, bazen de Troialılar üstün gelmişti çarpışmalarda. Bu gidişle daha çok savaşacağa benziyorlardı.


Bir gün Yunanlılar arasında ikilik baş gösterdi. Apollon’un rahiplerinden birinin Khryseis adlı kızı yüzünden Akhilleus’ ile Agamemnonün araları açıldı. Yunanlıların kaçırdığı Khryseis, başkomutana verilmişti. Rahip, Agamemnon’a gidip kızını geri istedi; alamayınca bunu Yunanlıların yanına bırakmaması için Apollon’a yakardı.


Apollon, rahibinin sözlerini duyup Yunan ordusuna hastalık taşıyan oklar fırlattı. Askerler arka arkaya hastalanıp ölmeye başladılar. Sonunda Akhilleus, bu hastalığa engel olunması gerektiğini düşünerek komutanları topladı. Bakıcı Kalkhas da katıldı toplantıya, “Khryseis’i babasına vermezseniz bu salgın sürüp gidecek,” dedi. Bütün komutanlar, kızın rahibe geri verilmesini istediler. Agamemnon küplere bindi, bindi ama tek başına kalmıştı. Khryseis’i babasına gönderdi.


Pek kısa bir zaman sonra başkomutan, giden kızın yerini tutması için Akhilleuş’un gözdesi Briseis’i istedi. Akhilleus, Brişeis’i verdi, ama “Bunu Agamemnon’un yanma bırakmayacağım,” diye de ant içti.


O gece deniz nymphesi, gümüş ayaklı Thetis, oğlunun çadırına geldi. O da öfkeliydi. “Sen çekil artık,” dedi Akhilleus’a; “artık Yunanlılar arasında yerin yok sepin.” Bunları söyledikten sonra da Olympos’a çıkarak, “Troialılara yardım et,” diye Zeus’a yalvardı.


Zeus dünden razıydı buna. Savaşı, öteki tanrılar gibi, o da ilgiyle izliyordu, ölümsüzler ikiye ayrılmışlardı gökyüzünde. Bir yanda Aphrodite, .öteki yanda Hera ile Athena vardı. Savaş tanrısı Ares, her zaman olduğu gibi Aphroditeüin, yani Troialılann yanındaydı. Buna karşılık, Poseidon, denizle yakından ilgileri olan Yunanlıları tutuyordu. Apollon, Hektorü severdi. O da, kardeşi Artemis de Troialılara yardım ediyordu. Zeus da gizliden gizliye destekliyordu Priamos’un adamlarını. Hera’nın hışmından korktuğu için bunu pek belli etmiyor, tarafsız görünmeye çalışıyordu. Yine de Thetis’in yalvarışlarına karşı koyamadı. Açıktan açığa Troialıları tutmaya karar verdi.


Zeusün kurduğu plân basitti. Akhilleus olmadan Yunan ordusunun başarı kazanamayacağımı biliyordu. Yalancı bir düş yolladı Agamemnon’a. Troialılara saldırılırsa savaşın kazanılacağını söyledi. Agamemnon, tanrılar tanrısının kendisine oyun oynadığını nereden bilsin? Ordusunu aldığı gibi Troia’ya saldırdı. Küskün Akhilleus, çadırında onları seyretmekle yetindi.


O güne kadar yapılmış çarpışmaların en büyüğü olan bu. Priamos’un askerleriyle Agamemnon’un askerleri kıyasıya dövüştüler. Sonunda alan, Paris ile Menelaus’a kaldı. Helena, kocasıyla sevgilisinin karşı karşıya geldiklerini, birbirlerine mızrak fırlattıklarını gördü Troia surlarından. Paris’in mızrağı Menelaus’a değmedi, ama Yunan komutanının mızrağı Troialı delikanlının elbisesini yırttı. Arkasından kılıcını çekti Menelaos, ama daha kınından çıkarırken kılıç kırılıverdi. Yine de aldırmadı Helena’nın kocası, Paris’in üstüne atladığı gibi onu başlığından yakaladı. Çeke çeke kendi askerlerinin yanma götürüyordu ki Aphrodite, Paris’in yardımına yetişti. Başlığı tutan kayışı koparıp bir buluta sardı Paris’i, sonra da kaçırdı. Menelaos, öfkeyle her yerde Paris’i aradı, ama boşuna. Troialılar bile yardım etti kendisine. Priamos’un korkak oğlunu bir türlü bulamadılar.


Bunun üzerine Agamemnon ortaya çıkarak Menelaos’un Paris’i yendiğini, Helena’nın kendilerine verilmesini istedi. Troialılar nerdeyse kabul edeceklerdi bunu; ama işin içine Athena karıştı. Hera da, kendisi de Troia yerle bir edilmeden bu savaşı bitirmemeye kararlıydılar. Athena, Lykia’lı bir okçu olan Pandaros’u kandırdı. Pandaros, Troia surlarından attığı bir okla Menelaus’u hafifçe yaraladı. Yara hafifti, ama davranış çirkindi. Yunanlılar yeni baştan Troia’ya saldırmaya başladılar. İçlerinde Akhilleus’tan sonra en büyük kahramanlar, Aias ile Diomedes’ti önlerinde birçok Troialı dize geldi. Adı Hektor’dan hemen sonra anılan Aineias bile Diomedes’in ellerinde az kalsın can veriyordu. Diomedes, kendisini tam öldüreceği sırada annesi ölümsüz Aphrodite yetişti. Oğlunu kucağına aldı. Ama Diomedes öyle kuru gürültüye pabuç bırakanlardan değildi. Kılıcıyla öyle bir saldırdı ki tanrıçaya, Aphrodite ne olduğunu şaşırdı. Kılıcın ucu aşk tanrıçasının eline değdi. Aphrodlte’nin avucundan kan sızmaya başladı. Kanı görür görmez bir çığlık attı tanrıça, oğlunu filan unutarak ağlaya ağlaya Olympos’a koştu. Orada Zeus alay etti kendisiyle, “Senin nene gerek savaş,” dedi, “sen kendi işine bak.”


Annesi kaçtı ama, Aineias ölmedi. Apollon bir buluta  sararak Pergamos’a kaçırdı onu. Troia yakınlarındaki bu kutsal yerde tanrıça Artemis, Aineias’ı iyileştirdi. Troia’lı yiğiti elinden kaçırdığına üzülen Diomedes, Hektor’u gördü. Hemen üstüne saldırdı, onun. O sırada savaş tanrısı Ares gelip Hektor’un yanı başında dikiliverdi. Diomedes’in ödü koptu, bağıra bağıra kaçmaya başladı.


Hera gökyüzünden bunu görüyordu. Hemen Diomedes’in yanma inerek, “Korkma,” dedi ona, “ben yanındayım; sen istesen Ares’i de öldürürsün.” Yüreklenen Yunan askeri, mızrağını kaptığı gribi Ares’e fırlattı. Athena da silâhı tam hedefine ulaştırdı, öyle bir çığlık attı ki savaş tanrısı on bin kişi bir araya gelse böyle bağıramazdı. Yunanlıları da, Troialıları da bir titremedir aldı.


Zeus, duruma el koyma zamanının geldiğine inanmıştı artık. Troia’ya inerek Hektor’la adamlarına cesaret verdi. Tanrılar tanrısının kendilerini tuttuğunu gören Troialdar, Yunanlıların üstüne öyle bir saldırdılar ki, Agamemnon’un askerleri ne olduklarını şaşırdılar. Hektor’un bütün yiğitliği, ustalığı, atikliği üstündeydi. Önüne geleni Hades’e gönderiyordu. Başta o olmak üzere, Priamos’un adamları Yunanlıları kıyıya kadar sürdüler.


Akşam olmuştu. Troialılar surların arkasına, Yunanlılar da çadırlarına çekildi. Agamemnon, savaşı bırakarak ülkelerine dönmek gerektiğini söyledi. Komutanların en yaşlısı, en akıllısı Nestor, deli misin sen?” diye çıkıştı ona. “Akhilleus aramızda olsaydı durum başka türlü olurdu şimdi. Onu sen gücendirdin. Gönlünü almaya bak…”  Agamemnon, “Doğru,” dedi, “iyi yapmadım.” Sonra Odysseus ye iki komutanla birlikte Briseis’i Akhilleus’a gönderdi.


Akhilleus, Odysseus’u çadırının kapısında karşıladı. Çeşit çeşit yemeklerle, içkilerle ağırladı onu. “Hepinizi severim,” dedi, “ama bana Mısır’ım bütün hazinelerini bile verseniz bin daha yanınızda savaşmam. Yakında ülkeme dönüyorum. Aklınız varsa, siz de benim gibi yaparsınız.” Öteki komutanlar böyle düşünülüyorlardı. Ertesi sabah, çarpışmalar yeniden başladı. Troialılar yine kıyıya kadar sürdüler Yunanlıları.


Hera, işlerin kötü gittiğini görüyordu. Buna Zeus’un sebep olduğunu da bilmiyor değildi. Kocasının aklını çelmek için ne yapsın. Giyindi, kuşandı, süslendi, çeşit çeşit kokular sürdü. Sonra da tanrılar tanrısının yanma vardı. Zeus, karısının güzelliğini görünce Thetis’e verdiği Sözü de, Troialıları da unuttu, kendini Hera’nın sıcacık kollarına aitti.


İşte tam o sırada Aias, Hektor’u yere yıktı. Tam öldürüleceği sırada, Aineias, kardeşinin yardımına koştu. Onu kaptığı gibi kaçırdı. Yunanlılar, bundan cesaret alarak Troiah askerleri püskürtmeye başladılar. Şehrin Surlarına kadar kovaladılar onları. O gün, Troia yağma edilebilirdi. Neyse ki…


Evet, neyse ki Zeus tatlı aşk uykusundan uyandı. Troialılann çekildiğini, Hektor’un da yaralı olduğunu göründe öfkeyle karışma döndü, “Bunlar hep senin oyunların,” diye gürledi. “Senin canın temiz bir dayak istiyor anlaşılan.” Hera, “Suç bende değil,” dedi. “Poseidon yaptı bu işi.”


Zeus, hemen haberci Iris’i Poseidon’a yollayıp artık Yunanlılara yardım etmemesini bildirdi. Poseidon, kardeşinin sözünü tuttu. Troialılar yeniden güç kazandılar. Apollon Hektor’u bir anda iyileştirdi. Yunanlılar çil yavrusu gibi; dağıldılar. Çadırlarını korumak için kurdukları duvar yıkılıverdi. Priamos’un askerleri, Yunan gemilerini ateşe yermeye.’ başladılar.


Bu sırada Akhilleus’un arkadaşı Patroklos; küskün komutanı kandırmaya çalışıyordu; “Soydaşlarını yalnız bırakamazsın artık,” diyordu. “Bak gemileri de ateşe yermeye başladı Troialılar.”


Akhilleus inatçıydı. “Ancak benim gemilerimi ateşe verirlerse savaşının.” dedi.


Patroklos, bunun üzerine, “öyleyse zirhmı ver bana,” dedi. “Adamlarım da ver. Senin yerine ben savaşayım. Herkes beni sen sansın. Soydaşlarımız yeniden yüreklensin; Troialılar da korkup kaçsınlar.”


Akhilleus arkadaşının dileğini kırmadı. Zırhım oha verdi. Parıldayan zırhtın içinde tıpkı Akhilleus gibi görünüyordu Patroklos. Arkadaşının adamları, Myrmidon’ları, yanına alarak Troialıların üstüne saldırdı. Düşündüğü gibi oldu her şey, Yunanlılar Akhilleus’ıin savaşa katıldığım sanarak olan güçleriyle düşmanlarının üstüne saldırdılar. Troialılar’ ise ne yapacaklarım şaşırıp kaçışmaya başladılar. Patroklos da, tıpkı Akhilleus gibi savaşıyordu üstelik önüne geleni yere yıkıyor, öldürüyordu. Ama karşısına Hektor çıktı ansızın. Troia’lı kahraman, mızrağım fırlattığı gibi Patroklos’u ağır iyi yaraladı. Sonra onun zırhını alarak kendi giydi. Zırhla birlikte Akhilleus’un gücünü de almıştı sanki. Kaçışma sırası Yunanlılara gelmişti.


Akşam oldu; karanlık bastı ortalığı. Troialılar şehre, Yunanlılar da çadırlarına döndüler. Nestorün oğlu Antilokhos, açı haberi koşa koşa Akhilleus’a götürdü. Akhilleus öyle ü-züldü öyle üzüldü ki, yanındakiler onun kendi canına kıyacağından korktular. Deniz diplerindeki mağaralarda yaşayan Thetis, oğlunun acısını yüreğinde duydu, hemen Akhilleus’un yanına geldi.


“Patroklos’un öcünü almazsam insan içinde yaşıyamam artık,” dedi Akhilleus. “Gidip şimdi Hektor’u öldüreceğim.”


Thetis, “Ama Hektor’u öldürdükten sonra kendin de öleceksin. Bunu biliyor musun?” diye sordu.


Akhilleus, “Zararı yok,” diye cevap verdi. “En yakın arkadaşımı tek başına bıraktım, önce onun öcünü alayım da, sonra ne olursa olsun, ölüm bile kabulüm.”


Thetis, oğluna engel olmaya çalışmanın faydasızlığını anladı. “öyleyse yarma kadar bekle,” dedi. “Ben bu gece Hephaistos’a yepyeni bir zırh yaptırır, gün doğarken getiririm.


“Onu giyip savaşırsın.”


Ertesi sabah annesinin getirdiği zırhı giyip çadırını önüne çıktı Akhilleus. Myrmidon’lar, komutanlarının üstündeki zırhı görünce şaşkınlıklarını gizleyemediler. Hep birlikte Yunanlıların toplandığı yere gidildi. Akhilleus arkadaşlarına: “Bir kadın yüzünden sizi yalnız bıraktım, bağışlayın beni,” dedi. “Yine başınıza geçiyorum. Hadi, hemen saldıralım.”


Odysseus, “Karnı aç olan asker iyi savaşamaz.’ dedi, “önce karnımızı doyuralım.”


Akhilleus, “Sevgili arkadaşımın öcünü almadıkça ağzıma bir tek lokma bile koymam,” dedi. Sonra oturup Yunanlıların karın doyurmalarını bekledi.


Troya Savaşında bütün ölümsüzler, Hektor ile Akhilleus arasındaki çarpışmayı kimin kazanacağını önceden biliyorlardı. Zeus, altın H terazinin bir kefesine Hektor’un, öteki kefesine de Akhilleus-un ölümlerini koymuştu. Hektor’un kefesi daha ağır basmıştı. Bunun üzerine, ölümsüzler, çarpışmayı Akhilleusün kazanmasını kararlaştırmışlardı.


Yine de Akhilleus için kolay olmadı bu önce Hektor’u, Troia surlarının çevresinde tam üç kere dönerek kovalaması gerekti. Sonunda Priamos’un oğlunu kıstırdı. Hektor yapayalnızdı. Akhilleusun yanında ise Athena vardı. Hektor, “Ben seni öldürürsem ölünü arkadaşlarına vereceğim,” diye bağırdı. “Sen de beni öldürürsen ölümü babama ver.”


Akhilleus, ‘‘Çıldırmışsın sen diye cevap verdi. Sonra mızrağını karşısındakinin üstüne fırlattı. Boşa gitti mızrak; ama Athena silâhı alıp Yunan komutanına getirdi yeniden.


Bu arada, Hektor’un yanı başında, kardeşi Deiphûbos belirmişti. Aslında Athena’ydı bu; Deiphöbos’un biçimini almış, Hektor ü aldatıyordu. Kardeşinin yanında bulunmasından yüreklenen Hektor, mızrağım Akhilleus’a fırlattı, Akhilleusün tam göğsüne çarptı mızrak, ama kırılarak yere düştü. Bunun üzerine yeni bir mızrak istemek içip kardeşine döndü Hektor. Deiphobos yoktu. Bunun tanrıların oyunu olduğunu anladı Troia’lı kahraman. “Olympos’lular benim ölmemi istiyor.” dedi. Hiç olmazsa kanımın son damlasına kadar çarpışayım.” Kılıcını çekerek Akhilleusun Yunan komutanı, elindeki mızrağı yine fırlattı: Hektor’un üstüne. Bu kere mızrak, boğazına saplandı Hektorun. Troia’lı kahraman, can verirken, “Annemle babama ver ölümü,” diye yalvardı Akhilleus’a.


Akhilleus, “Bana yalvarma köpek,” diye cevap verdi. “Elimden gelse senin gövdeni yerdim.”


Tanrılar daha fazla acı çektirmediler Hektor’a; onun içindeki canı gövdesinden çıkarıp Hadese yolladılar.


Akhilleus, arkadaşının öcünü almıştı. Almıştı ama bu kadarla yetinmedi, Hektorun ölüsünü arabasına bağlayıp yerlerde sürükledi. Troia’nın çevresinde öylece dolaştırdı. Sonunda Patroklosun . Ölüsünün yanma geldi: “Duy beni Patroklos,” diye bağırdı. “Hades’ten duy beni, öcünü aldım.


“Simdi bu alçağın leşini köpeklere Vereceğim”


Fatroklos’la birlikte tanrılar da duydular bu sözleri. Hera’dan, Âthena’dan, bir de Poseidon’dan başka bütün ölümsüzler üzgün görünüyordu. Hele Zeus hepsinden üzgündü. Iris’i çağırdı yanına. “Git, kral Priamos’a söyle,” dedi, “korkmasın, yanma armağanlar alıp Akhilleusun yanına varsın. Oğlunun ölüsünü istesin.”


Priamos, Zeusün dediği gibi yaptı. Çeşit çeşit armağan aldı yanına, Yunan çadırlarının bulunduğu yere gitti. Çadırların önünde, bir haberci kılığına girmiş olan Hermes karşıladı Troia kiralını. Onu Akhilleusün yanma götürdü. Çadıra girer girmez ünlü komutanın ayaklarına kapandı Priamos,. “Senin de baban var, Akhilleus,” dedi.“ Sen ölsen, ölünün ona verilmesini istemez miydin? İşte bak, oğlumu vuran adamın ellerine uzatıyorum elimi”


Akhilleus’un yüreğini üzüntü kapladı, “Gel, yanıma otur,” dedi krala. Sonra adamlarına’ dönerek, Hektor’un ölüsünü yıkayıp temizlemelerini sonra da bir örtüye sararak Priamos’a vermelerini buyurdu. Troia kiralına, “Kaç günde gömeceksiniz Hektor’u?” diye sordu. “Söyle, o süre içinde savaşmayalım.”


Troia’da herkes, Helena bile ağlaşıyordu. Güzel Yunanlı, “öteki Troialılar kötü davrandılar bana; ama Hektor bambaşkaydı, diye hıçkırıyordu.


Büyük bir tören hazırlandı. Yüce bir ateş yakıp Hektor’u alevlerin içine attılar. Sonra şaraplarla söndürdüler ateşi; kemikleri altın bir çanağa koyup mor kadifelere sardılar. Yerde bir çukur kazıp çanağı gömdüler; çukurun üstüne de büyük taşlar yığdılar.


Hektor’un ölüm töreni böyle yapıldı.


 

19 Mart 2016 Cumartesi

Troyadan Efsanelerle Yer Altına İniş

Kartaca’dari Heaperla’nın batısına olan yolculuk kolay geçti. Yalnız İçlerinden Palinoros boğularak öldü.


Bakıcı Heienos, Aineias’a. “Hesperia’ya ayak basar basmaz Kyme’li Sibylle’yi bul. Akıllı bir kadındır. Sana geleceği söyler,” demişti. Troia’lı kahraman, Helenos’un dediği gibi yaptı. Karaya ayak basar basmaz gidip Sibylle’yi buldu. Sibylle, “Geleceği öğrenmek için yeraltına inmen gerekiyor,” dedi. “Orada, atlattığınız büyük fırtınadan önce ölen baban Ankhises’in ruhunu bulacaksın. O, sana öğrenmek İstediğin şeyleri söyler.”


Ankhises’in oğlu, Trolalı kolaydır Avemus gölünden inmek,

Gece gündüz açık durur kapılan Hades’in,

Ama çıkmak için yeryüzüne yeniden.

Başına neler gelir, bilemezsin.


Aineias İsterse, Sibylle onunla birlikte Hades’e inecekti. Ama daha önce Troia’lının altın bir dal bulması gerekiyordu; o olmadan yeraltına giremezlerdi.


Ankhises’in oğlu, babasının ruhuyla konuşabilmek için her şeyi yapmaya razıydı. Yanına arkadaşı. Akhates’i alarak altın dalı bulmaya çıktı. Bir süre umutsuzluk içinde dolaştılar. Derken Aphrodite’nin kumrularından ikisi belirdi önlerinde. Troia’lılan arkalarından sürükleyerek küçük bir koruya götürdüler. Korudaki ağaçlardan biri altın gibi parıldıyordu uzaktan, Aineias ile arkadaşı, yaklaşınca dalların som altından olduğunu gördüler. Birini koparıp hemen Sibylle’nin yanma döndü Aineias. Korkunç yolculuğu bir an önce yapıp bitirmek istiyordu.


Başka kahramanlar da Hades’e inmişti. Odysseus, hortlakları görünce biraz ürpermişti; ama Herakles’in, Orpheua’un, Polluks’un kılları bile kıpırdamamıştı. Psykhe bile inmişti yeraltına. Geri dönenlerin anlattıklarına bakılırsa, Hades pek öyle sanıldığı kadar korkunç bir yer değildi.


Ama bir kere de Aineias’a sormalı. Troialı kahramanın bacakları korkudan birbirine dolaştı. Akla gelebilecek ne kadar tehlike, ne kadar garip yaratık varsa hepsi Hades’te toplanmıştı. Neyse, hiçbiri Aineias’a bir şey yapmadı.


Kısa sayılmayacak bir yolculuktan sonra Akheron’un Kokytos’la birleştiği yere vardılar. Kıyıda binlerce ölü bekliyordu. Hep bir ağızdan, kayıkçı Kharon’a yalvarıyor, kendilerini karşıya geçirmesini söylüyorlardı. Kharon, içlerinden bazılarını alıyordu kayığına; bazılarını da kıyıda bırakıyordu. Kıyıda kalanlar, gerektiği gibi gömülmeyenlerdi. Hades’e girmeden önce tam yüz yıl acı içinde dolaşıp durmaları gerekiyordu.


Kharon, az kalsın iki canlıyı da kayığına almayacaktı. “Ben yalnız ölüleri geçiririm karşıya, dirileri değil.” dedi. Ama altın dalı görünce kayığıyla onları karşı kıyıya, Hades’e götürdü. Orada üç başlı, ejder kuyruklu köpek çıktı karşılarına. Sibylle, Psykhe’nin yapmış olduğu şeyi yaparak Kerberos’a yemek verdi. Üç başlı canavar da Aineias ile kılavuzuna dokunmadı.


İki ölümlü, Tas Tarlalarına varmışlardı artık. Orada, aşk yüzünden kendilerini öldürmüş insanlar oturuyordu. Aineias, ölüler arasında Dido’yu gördü. Hemen yanma koştu onun; ağlayarak, “İsteyerek bırakmadım seni, Zeus’un buyruğuyla bıraktım,” dedi. Dido, mermer bir heykel kadar sessizdi. Ağzını açıp tek kelime söylemedi eski sevgilisine.


Yas Tarlaları’nda pek kalamadılar. Yapılacak İşleri vardı daha. Bir süre yürüdükten sonra iniltiler, çığlıklar, haykırışlar geliyordu. Aineias’ın korktuğunu gören Sibylle, “Korkma.” dedi, “elindeki dalı ver bana.” Altın dalı alıp yolun başlangıcındaki duvara astı. Artık kimse bir şey yapamazdı kendilerine. “Bu yolun sonunda Rhadamanthys vardır,” dedi Sibylle. “Yaşarken kötülük yapmış olan ölüleri yargılar. Sağdaki yol ise Elysion kırlarına gider. Orada oturanlar, iyi kişilerdir. Biz oraya gideceğiz. Baban, Elysion kırlarında..”


Ankhises’i bulmak zor olmadı. Baba-oğul kucaklaşıp öpüştüler, geçmiş günleri konuştular. Aineias, “Buraya senden geleceği, öğrenmek için geldim,” dedi babasına. “öyleyse Lethe’ye gidelim,’’ dedi Ankhises. Sonra oğlunu Unutuluş ırmağının kıyılarına götürdü önce ırmağın suyundan içirdi Aineias’a, sonra, “Geleceğin çok parlak dedi, yeni bir şehir kuracaksın. Bu şehir, zamanla büyük bir ülke olacak. Bütün düşmanlarını yenip arkadaşlarını başarıya ulaştıracaksın, öldükten sonra yeryüzünde saygıyla anılacak adın…”


Oğluna, ileride ne yapması gerektiğini söyledi; ırmağın sularında neler gördüğünü anlattı. Ayrılma zamanı gelince, baba-oğul sevinçle kucaklaştılar. Simdi ayrılacaklardı, ama ne çıkar. Bir süre sonra Elysion kırlarında birbirlerine kavuşacaklardı ya. Aineias, Sibylle’yle yeryüzüne çıktı yine. Hemen gidip arkadaşlarını buldu. Ertesi sabah, yelken açıp yeni ülkelerini aramaya başladılar.


 

14 Mart 2016 Pazartesi

Tarihi Ayakta Tutan Galata Köprüsü

Haliç XIX. Yüzyıla kadar Tarihi Yarımada’yı, Galata ve Pera’dan ayırmış. Çağlar boyu birçok köprü yapmış insanoğlu Haliç’i geçmek için… En tanınmışı şu anda Sütlüce’yi Eyüp’e bağlıyor. Günümüzdeki ise beşinci köprüdür. Galata Köprüsü geçmişten bugüne sadece geçişi kolaylaştırmamış, İstanbullu onu hep yaşamın bir parçası olarak görmüş, öyle saygı duymuş, öyle sevmiş ki…


İmparator Jüstinyen’in ritmini sürdüğü dönemlerde bile Haliç’e köprü yapma çalışmaları olduğu biliniyor, en eski köprüler Ayvansaray ve Kağıthane’de inşa edilmiş. Fakat ikisi de 1204’te İstanbul’a düzenlenen IV. Haçlı Seferi’nin kurbanı olmuş.


Rönesans sanatçısı ve bilim adamlarından Leonardo da Vinci, Sultan II. Bayezid’e Haliç Köprüsü için bir tasarım sunmuş ama bu fikir Osmanlı’yı yönetenler tarafından ciddiye alınmamış. 1836’da Unkapanı ve Azapkapı arasında sallardan yapılan bir köprü kumlana kadar da bu proje ertelenmiş.


O zamandan bu yana birçok Galata Köprüsü yapılmış. Son yapılan köprü eskisi kadar güzel değil ama hava koşullan ne olursa olsun, denize ve köprüye sadık, çok sayıda balıkçı onu yalnız bırakmıyor. Köprü altında sıralanmış balık restoranlarında güneşin Haliç’in üzerinde kayboluşunu izlemek ise ayrı bir keyif.


Leonardo’nun Köprüsü


Haliç’e bir köprü yapılması o kadar ihtiyaçmış kİ hem Leonardo da Vinci hem de Michetangeto planlar hazırlamış. 1502’de tamamlanan ve Sultan II. Bayezid’e sunulan Leonardo’nun çalışması en bilinen tasarım.


Maketi 2001 yılında Norveç Aas’ta, Leonardo Köprüleri projesinin bir parçası olarak yapıldı. 2009’da ise Marmaray projesi çerçevesinde, Galata İle Unkapanı köprüleri arasında Leonardo’nun tasarımından farklı bir metro köprüsünün yapılması için çalışmalar başlatıldı.


Galata Köprü’sünün İlk Modeller


XIX. yüzyıl ortalarına kadar köprü kurmanın teknik olarak mümkün olmadığı Haliç’in iki kıyısı arasındaki ulaşım teknelerle sağlanmış. 1845 yılında, Sultan Abdülmecid’in annesi Bezm-i Alem Valide Sultan, Galata’ya ulaşımı kolaylaştırmak için bir köprü yaptırmış.


Bu köprü, Yeni Köprü, Cisr-i Cedid ya da Valide Köprüsü isimleriyle anılmış.


1863’te, Ateş Ahmed Paşa’nın ahşap olarak yaptırdığı yeni köprü, 1875 ve 1912 yıllarında demir kullanılarak yapılan köprülerle iki kez yenilenmiş; 1878 senesinde köprünün altına kahve ve lokantalar açılmış.


Aralarında Edmondo de Amicis’in de olduğu çok sayıda yazar “Avrupa’nın en muhteşem yaya yolu” diye adlandırılan bu köprü ile ilgili hoş satırlar bırakmışlar geriye. Galata köprülerinin en ünlüsü, büyük gemilerin Boğaz’dan Haliç’e geçişine olanak sağlayacak şekilde, açılır kapanır olarak tasarlanmış ve 1912’de açılmış. Beton olan son köprü ise 1994 senesinde devreye girdi.


En Ünlü Galata Köprüsü


İstanbullular Galata Köprüsü hakkında nostaljik sohbete daldıklarında, bilin ki 1912’de yapılan ve 80 sene şehre bir sadakatle hizmet eden zarif köprüye atıfta bulunuyorlar. 1992’de faaliyetine son verilmeden önce çıkan yangında zarar görmüş ancak yerine konacak olan köprü hazır olduğu için hemen yapılmıştı. Nostaljik köprü, bugün Sütlüce ve Eyüp arasında sadece yayalara hizmet veriyor.


Neden Altın Boynuz


Yabancıların Haliç’e Altın Boynuz demelerinin birçok nedeni olduğu söylenir; kimileri Kağıthane ve Alibey derelerinin çatallı şekillerini boynuza benzetir, kimileri günbatımının Haliç’teki yansımasını altına… Kimileri de 1453’te Türklerin saldırısına uğrayan Bizanslıların çok miktarda altını denize atmasına bağlar bu ismi. Aslında Altın Boynuz Yunanca “Chrysokeras”ın tercümesi ama bu kelimenin nereden geldiği tam olarak bilinmiyor. Türkçe ismi Haliç ise Osmanlıca’da “İstanbul’un Körfezi” anlamına gelen Haliç-i Dersaadet’in kısaltılmış şekli. Bazılarına göre de asıl Altın Boynuz Tarihi Yarımadanın kendisi.


Köprüden Briç’e…


Galata Köprüsü adını bir kağıt oyununa veren dünyadaki tek köprü olmalı. 1901 yılında yayınlanan bir briç rehberine göre, Kırım Savaşı sırasında Galata’da kalan İngiliz askerleri her akşam Galata Köprüsü’nü geçip kahvehanelere oyun oynamaya giderlermiş. Bu güzergah sebebiyle oyunu “Bridge” (Briç = Köprü) diye isimlendirmişler.


Geert Mak en çok satanlar listesine girmiş olan kitabı “Köprü” de, Galata Köprüsü’nde ve çevresinde yaşayan, zar zor geçinen İnsanlarla yaptığım mülakatlarla, İstanbul’un daha alt kesimlerinin hayatları üzerindeki perdeyi aralar.


 


 


 

Genel Kültür Çoğaltıcı Hayatlar

Boulle


André-Charles Boulle XIV. Louis devri Fransız ince marangozu, 1642’de Paris’te doğdu, 1732’de aynı yerde öldü.


Yaptığı mobilyalar büyük bir değer taşır. Avrupa müzelerinde çok sayıda eseri vardır. André – Charles Boulle’un yaptığı eserler, mobilya koleksiyoncuları arasında daima tartışma konusu olmuştur. Çünkü Boulle’un elinden çıkan mobilyaların birçok taklidi yapılmıştır ve hâlâ da yapılmaktadır. Ancak büyük müzelerdeki ve zengince döşenmiş şatolardaki mobilyaların önemli bir kısmı gerçekten Boulle’un eseridir Bu mobilyaların orijinalliğini bakır, kalay ve bağa ile yapılan gömme süsler ve bunları tamamlayan yaldızlı bronzdan işlemeler meydana getirmektedir. Güneş-Kral diye bilinen XIV. Louis. Boulle’un yaptığı işleri çok beğenmiş ve mobilyacıyla dört oğlunu saray ince marangozluğuna tayin etmiştir. Ama ne yazık ki oğulları bu işte onun kadar ustalık gösterememişlerdir. Eserleri Boulle’unkiler kadar sanatkârca ve orijinal değildir. Bu yüzden Boulle’un oğullarına babanın maymunları adı takılmıştır.


Champollion


Jean François Champollion. Fransız bilgini, Eski Mısır dili ve kültürü uzmanı. 1790’da Figeac’da (Fransa) doğdu, 1832’de Paris’te öldü. Eski Mısır hiyeroglif yazılarım çözdü. Eski Mısır dili ve kültürü üzerine birçok eser verdi.


Fransız generali Napoléon Bonaparte, beraberinde bilginler, şairler ve ressamlar olduğu hâlde Mısır seferine çıktığı zaman Champoiiion henüz sekiz yaşındaydı. Fakat daha sonra bilinen doğu dilleriyle çok yakından ilgilenen Champollion, o güne kadar Avrupacıların pek tanımadıkları efsaneler ülkesi Mısır’dan getirilen belgeleri incelemeye koyuldu. Ve günün birinde genç bilgin, Rozetta taşı üzerine kazılı hiyeroglif yazıları, aynı taş üzerine farklı dillerde, yâni biri Mısır konuşma dilinde, diğeri Yunanca olarak yazılmış iki ayrı metinle karşılaştırarak çözdü. Böylelikle muazzam Mısır medeniyetinin anahtarı bulunmuş, kapıları aralanmış oluyordu. Bu büyük keşfin-mükâfatı olarak Champollion, 1828’de, Mısır anıtları üzerindeki yazıları kopya etmek üzere hiç görmediği hâlde çok iyi tanıdığı bu ülkeye gönderildi.


Yaşar Doğu


Yaşar Doğu ünlü Türk güreşçisi, 1915’te Samsun’da doğdu, 1961’de Ankara’da öldü. On iki yıl millî takımda yer aldı ve Türk güreşine birçok şampiyonluklar kazandırdı.


Küçük yaşta güreşe başlayan Yaşar Doğu, karakucak güreşinden 1937’de minder güreşine geçti, acı kuvveti ve kabiliyeti sayesinde kısa zamanda ün yaptı. 1939’da millî güreş takımına giren Yaşar Doğu’nun bundan böyle sırtı yere gelmemiştir, İsveçlilerin «Kara Saçlı Kuvvet İlâhı» adını taktıkları bu güreşçimiz Oslo’da yapılan 1939 Avrupa Şampiyonasında ikinciliği elde etti. 1947 Avrupa Greko-Romen şampiyonu oldu ve 1948 Londra Olimpiyatları ile 1949 Avrupa Serbest Güreş şampiyonasında birinciliği alarak adını bütün dünyaya duyurdu. 1951’de de Dünya Serbest Güreş Şampiyonasını kazanan Doğu, aynı yıl güreşi bırakıp Türk Milli Güreş Takımının antrenörü oldu. Bu görevini de başarıyla sürdüren Yaşar Doğu, bir kalp krizi sonucunda öldü.


 

Marpessa, Marsyas, Melampus, Merope ve Myrmidon’lar

Marpessa


Kalydon avıyla Altın Post yolculuğuna katılan kahramanlardan Idas, Marpessa’ya tutuldu. Babasının iznini alarak onunla evlendi. İki genç mutluluk içinde yaşayıp gidiyorlardı ki Apollon da gördü Marpessa’yı, içten içe sevmeye başla? dı. Bu yüzden tanrıyla kadının kocası arasında tartışma çıktı. Apollon, Marpessa’yı istiyor, Idas da karısını vermiyordu. Nerdcyse kavga bile edeceklerdi. Araya Zeus girip Marpessa’ya ikisinden birini seçmesini söyledi. Tanrıların uçarılığını herkes bilir. Marpessa’da biliyordu tabiî. “Bir gün Apollon beni bırakıp gider,” diye korktu, koca olarak Idas’ı seçti.


Marsyas


İlk flüt çalan kişi Athena’ydı. Önceleri bu çalgıdan hoşlanıyordu tanrıça; ama sonraları, flütü üflerken aklannın şişip yüzünün çirkinleştiğini anladı. Kaldırıp attı çalgısını, Satyr’lerden Marsyas yolda giderken onu buldu, alıp Çalmaya başladı. Çaldıkça keyiflendi, çaldıkça ustalaştı. Kendine güveni artınca Apollon’u yarışmaya çağırdı. Yarışmayı tanrı kazandı tabiî, ceza olarak da Marsyas’ın derisini yüzdü.


Melampus


Bir gün Melampus’un uşakları iki yılanı öldürdüler. Yavrularım da öldüreceklerdi ki Melampus onları kurtardı.


Aradan zaman geçti. Melampus bir gece uyurken kulaklarının yalandığını duydu. Korkuyla uyandı. Uyanır uyanmaz pencerede duran iki kuşun konuştuklarını duydu, hayvanlar ile söyledilerse hepsini anladı. İki yavru yılan, onun kulağını yalamış, hayvan konuşmalarını ahlamasını sağlamışlardı.


Bu olaydan sonra ünlü bir bakıcı olup çıktı Melampus. Geleceği söyleyerek birçok kişinin canım, hatta kendi canını’: bile kurtardı. Düşmanları onu yakalayıp bir odaya kapamışlardı. Melampus, odada yatarken iki solucanın konuştuklarını duydu, Solucanlardan biri, tavanı tutan kirişlerin çürüdüğünü, odanın neredeyse yerle bir olacağını söylüyordu. Melampus, düşmanlarını çağırdı hemen, “Birazdan tavan çökecek, beni başka bir yere götürün,” dedi. Düşmanları onu odadan çıkardıktan sonra tavan çöktü. Melampus’un geleceği bildiğini görüp onun bu gücünden korkan düşmanlar, bağışlanmalarım dileyerek kaçıp gittiler.


Merope


Merope’nin kocası, Herakles’in oğullarından Miessenia kralı Kresphontes’ti. Kresphontes, bir çarpışma sırasında iki oğluyla birlikte öldürüldü. Üçüncü oğlu Aiptyos; Arkadia’da saklandı.


Kocası öldükten sonra Kresphontes’in kardeşi Polyhontesle evlendi Merope. Aradan zaman geçti, Aiptyos saklandığı yerden çıkageldi. Başı derde girmesin diye kendisinin Aİptyoa’u öldüren adam olduğunu söyledi kirala. Bunu duyan Merope, onu Öldürmeye kalktı. Sonunda Aiptyos olduğunu anladı onun. Ana-oğul birleşip Polyphontea’i öldürdüler. Aiptyos tahta geçti.


Myrmidon’lar


Myrmidon’lar, Aigina adasında yaşayan insanlardı. Eskiden karınca oldukları ı için son derece çalışkandılar. Akhilleus’la birlikte Troia savaşma katılmışlar, cesaretlerini göstermişlerdi.


Tanrılar tanrısı Zeus, adaya adını veren Aigina’ya tutuldu. Aigina’nın yüce tanrıdan Alakos adlı bir oğlu oldu. Her zamanki gibi küplere bindi Hera, adada kim varsa hepsini öldürdü. Bunun üzerine bir tapmağa gitti. Aiakos; Zeus’a yalvardı. Onun kendi babası olduğunu hatırlattı tanrıya Birden yerdeki karıncalar çarptı gözüne. “Zeus,” dedi, “n’olur, yardım et bize. Su karıncalar insan olsunlar, boşalan adamız yeniden dolsun.” O anda bir şimşek çaktı gökyüzünde.


Ertesi sabah bir gürültüyle uyandı Aiakos. Sarayın dışından geliyordu bu gürültü. Kral hemen pencereye koştu. Sokaklar insanla doluydu. Zeus, oğlunun yakarışım kabul edip karıncalan insan yapmıştı.


Bu olaydan sonra Aigina halkına Myrmidon’lar denildi. Myrmidon kelimesi Yunanca karınca anlamındaki myrmikesrten gelmektedir.


 


 

12 Mart 2016 Cumartesi

Mitoloji Aileleri Athenai Soyu: “Rokne ile Philomele”

Bu iki kız kardeşin büyüğü olan Prokne, Thrakia kıralı Tereus’la evliydi. Ares’in oğluydu Tereus, babasının bütün kötü yanlarını almıştı.


Prokne yıllardır annesinden, babasından, kardeşinden uzakta, Thrakia’da yaşıyordu. Oğlu Itys beş yaşına gelince, Tereus’a, “Kardeşim Philomele’yi özledim,” dedi. “Gelip bir süre burada kalsa…”


Tereus, karısının bu dileğini yerine getirmek için kalkıp Athenai’ye gitti. Frokne’nin babasıyla konuşup Philomele’yi Thrakia’ya götürmek için izin istedi. Athenai kralı, kızını onunla birlikte göndermeye karar verdi. Philomeîe zaten dünden razıydı buna. Eniştesiyle birlikte yola çıktılar.


Yolculuğun daha ilk günlerinde, Tereus Philomele’ye tutulu verdi. Öyle güzel bir kızdı ki Philomeîe, kendisini gören nymphe, ya da naiad sanırdı. Onu elde etmek için neler düşünmedi Thrakia kıralı… Sonunda, “Haber aldım, Prokne ölmüş,” diyerek Philomele’yi kendisiyle evlenmeye zorladı. Ne yapsın Philomeie, her kardeşin yapacağını yapıp eniştesine vardı.


Vardı ama çok geçmedi, işin aslını öğrendi, öfkeden ne diyeceğini şaşırdı. Tereus’a. “Herkese söyleyeceğim bunu!” diye bağırdı. “Herkese anlatacağım. Senin ne aşağılık biri olduğunu bütün dünya öğrenecek!”


Thrakia kıralı korkarak dilini kesti Philomele’nin; sonra zavallı kızı bir yere kapayıp başına nöbetçiler dikti. Prokneye gidip kardeşinin yolculuk sırasında öldüğünü söyledi.


O günlerde yazı diye bir şey yoktu. Onun için, ne konuşabiliyordu Philomeie, ne de yazabiliyordu. Ama başka anlatma yolları vardı. Usta bir demirci, bir av öyküsü mü anlatmak istiyor, hemen bir kalkan yapar, boğaları yutan aslanlar, köpekleriyle saldıran silâhlı avcılar döverdi kalkana. Bir hasat öyküsü mü anlatacak, çalışan kızlar, kaval çalan çobanlar çizerdi. Kadınlar için de başka yollar vardı tabiî. Onlar da örgü örüp dokuma dokurlardı.


Philomeie, örgüde, işlemede son derece ustaydı. Kendi başından geçenleri duyurmak için tezgâha oturup içindeki acıyı dokudu. Sonra da işlemeyi, kraliçeye götürmesi için kendisini bekleyen yaşlı kadına verdi.


Yaşlı kadın, kardeşi için hâlâ yas tutmakta olan Prokneye götürdü işlemeyi. Kraliçe, armağanı açar açmaz donup kaldı. Phiomele’nin yüzünü görmüştü işlemede. İşte, bu da kocası Tereus’du. Sonra sanki yazılmış gibi her şeyi okudu. Kabaran duygularına zor engel oldu. Kardeşini nasıl kurtarıp kocasını nasıl cezalandıracağını düşünmeye başladı. “Philomele’yi buraya getir,” dedi yaşlı kadına


Kadın, Tereus’un öfkesinden çekinerek, “Ben öyle birini bilmiyorum,” diye cevap verdi.


“Yalan söyleme. Ben her şeyi biliyorum”


Yaşlı kadın, baktı ki kurtuluş yok, Philomele’yi saraya götürdü.


İki kardeşin karşılaşmaları çok acı oldu. Bir süre ağlaştıktan sonra Prokne. “Üzülme sen,” dedi, “Tereus yaptıklarının cezasını bulacak.”


O sırada Itys girdi odaya bir süre oğluna baktı kraliçe, “Babana ne kadar benziyorsun” diye fısıldadı. Hançerini kaptı, sonra birkaç kere oğlunun gövdesine indirdi.


O gün öğleden sonra Itys’in ölüsünü parça parça doğradı Prokne, kazana atıp kaynattı. Akşamleyin de yemek diye kocasının önüne koydu.


Tereus afiyetle yedi oğlunu. Ama yemekten sonra gerçeği öğrenince çılgına döndü. Onun şaşkınlığından yararlanan Prokne ile Philomele saraydan kaçtılar, öc almayı aklına koyan kral, onları kovalamaya başladı. Daulis yakınlarında iki kardeşe yetişti. Tam ikisini de öldürecekken tanrılar Prokne ile Philomele’yi birer kuş yapıverdiler. Dilsiz olduğu için kırlangıç oldu Philomele öteki kuşlar gibi ezgiler çıkaramıyordu gagasından, sadece cıvıldayıp duruyordu. Prokne ise bülbül oldu. Son derece tatlı, ama o kadar da hüzünlü bir şarkı tutturdu, öldürdüğü oğlunu unutamıyordu:


O kahverengi kuş o bülbül Yas tutar her zaman, hüzünlüdür:


“Ah oğlum benim nerelerdesin?


Tereus’u da kuş yaptı tanrılar. Kötü yürekli kral, koca gagalı, çirkin bir atmaca oluverdi.


Bu öyküyü anlatan Latin yazarlarından bazıları, kardeşleri karıştırıp, dilsiz Philomele’nin bülbül olduğunu söylemektedirler. Bunun saçmalığı apaçık ortadadır. Ama kim dinler? Ingiliz edebiyatına bir göz atın, Philomele’ye hep bülbül dendiğini göreceksiniz.


 


 

11 Mart 2016 Cuma

Salmoneus, Sisyphos ve Tyro

Salmoneus


Ara sıra kendinden geçip tanrılara kafa tutan Ölümlüler vardır ya, işte Salmoneus da onlardan biriydi, öyle aptalca bir şey yaptı ki herkes onun delirdiğini sandı.


Kendisinin Zeus olduğunu sanan Salmoneus, durmadan gürültülü sesler çıkaran bir araba yaptırdı. Zeus Bayramı’nda arabaya atladığı gibi, şehrin alanına gitti. Toplanmış halka, “Bundan sonra bana tapacaksınız,” diye bağırdı; “tanrılar tanrısı benim! Olympos’un tek yöneticisi benim! Yıldırımı fırlatan benim!” îşte o anda olan oldu; sahici Zeus bir yıldırım fırlattı Olympos’tan, Salmoneus’u yere serdi.


Sisyphos


Sisyphos, Korinthos kiralıydı. Bir gün son derece büyük, güçlü bir kartalın ırmak tanrısı Asopos’un kızı Aigina’yı kaçırdığını gördü. Kızını arayan Asopos’a, Aigina’yı Zeusün kaçırdığını söyledi.


Tanrılar tanrısı bu “ihbar”a kızmaz olur mu hiç? Hemen Sİsyphos’u cezalandırdı. Hades’e gönderdi Korinthos kiralını. Slsyph03, orada bir kayayı yokuş yukarı çıkarmak zorundaydı. Kayayı tam tepeye çıkaracağı sırada, koca taş parçası aşağı yuvarlanıyordu. Sonsuza kadar bu böyle sürüp gidecekti.


Asopos’a gelince, zavallı tanrıcık, kızının kaçırıldığı adaya gitmek istedi. Ama Zeus, yıldırımıyla korkutarak kaçırdı Asopos’u. Aiglna’nm bir oğlu o’du tanrılar tanrısından. Kendisine Aiakos adı konulan bu çocuk, ileride Akhilleus’un dedesi olacaktı.


O zamana kadar Oinone diye bilinen adaya, bu olaydan sonra, Aigina adı verildi.


Tyro


Salmoneus’un kızı olan Tyro, Poseidon’dan Pelias ile Neleus adlarında iki çocuk doğurmuş, babasının öfkesinden korkarak onları ıssız bir yere bırakmıştı. Çocukları Salmoneos’un seyisi bulup büyüttü.


Zaman geçti; Tyro’nun kocası Kretheus, karısının Poseidon’dan iki çocuk doğurmuş olduğunu öğrendi. Hemen Tyro’yu kovarak hizmetçilerden Sidero ile evlendi. Bir süre sonra da öldü.


Kretheus’un ölümünden sonra, Salmoneus’un seyisi, Pelias ile Neleus’a asıl annelerinin kim olduğunu söyledi. İki kardeş Tyro’yu aramaya çıktılar. Sonunda bir kulübede yoksulluk içinde yaşar buldular onu öç almaya ant içerek Sidero’nun yanma gittiler. Onların aklından geçeni anlayan Sidero, Hera’nın tapınağına saklandı. Pelias buna aldırmadan Sidero’yu öldürdü. Hera’nın yıllar sonra kendisinden öç alacağını bilmiyordu tabiî.


Pelias’m üvey kardeşi, Iason’un babasıydı. Kardeşinin yerine geçen Pelias, yeğenini öldürmek için, Altın Post’u aramaya yolladı. Iason döndükten sonra da, Medeia’nın kışkırttığı öz kızları tarafından öldürüldü.


 


 

8 Mart 2016 Salı

Viyana Kuşatmasında Dikkate Değer Bir Gün

Bu gece Sadrazamın Kethüdası Ahmed Ağa aldığı yaranın etkisiyle yeniçeri ağasının tabyasında rahmete kavuşup cennet bahçesinin yeşilliklerine doğru yolculuğa çıktı. Sabahleyin cenazesi kendi çadırına getirilip yıkandıktan sonra oraya gömüldü. Cenabı Hak ruhuna rahmetinden bir parçasını nasip etsin.


Valyos palankası halkı bağlılıklarını sundular. Kendilerine kadınları ve çocukları için aman belgesi ihsan edildi. Bu şekilde ordudan ve tatarlardan hiç kimsenin kendilerine saldırmaması sağlandı. Ali Çavuş üzerlerine muhafız tayin edilip bunun için gerekli buyruklar verildi.


Öğle namazından sonra Haznedar Ali Ağa tabyaya gelip akşama doğru çadırına döndü. İkindi üzeri genel bir hücum için çeşitli hazırlık tedbirleri alındı, fakat zaman böyle bir hareket için elverişli görülmediğinden vazgeçildi.


İkindiden sonra Macar Kiralından bir ulak geldi. Sadrazamın huzuruna çıkıp eteğini öpüp mektubunu sundu. Sadrazam mektupta yazılı olanları öğrendikten sonra ulağa ve yanındakilere küçük hilatlar giydirildi.


Kamieniec Beylerbeyi Abdurrahman Paşa’nın kapıcılar kethüdası Gürcü Ali Ağa, Sadrazamın kethüda lığına tayin olundu. Haraç muhasebeciliği de orduyu hümayun nişancısı Acemzade Hüseyin Efendi’ye şimdiki görevine ek olarak verildi.


Kara Mehmed Paşa bir el humbarasıyla yaralandı. Cebecibaşı Fazlı Ağa da aynı şekilde el humbarasıyla yaralanıp bir parmağını kaybetti.


Güneş batınımdan sonra adada bulunan Hızır Paşa kolundan bir hırvat tutsak gönderildi. Sadrazamın huzurunda sorguya çekildi, kendi arzusuyla bizim tarafımıza geçtiği anlaşıldığından öldürülmeyip Serçeşmeye teslim edildi.


28 Temmuz Çarşamba Günü Yaşananlar


Beş ağanın serdengeçti olarak seçilmesi buyruldu. Rumeli ve Anadolu kolundan ikişer, şu sırada sahibi atanmamış bir timarlı birliğinden bir kişi serdengeçti yazıldı. Hepsine Sadrazamın huzurunda kaftan giydirildi. Kuşluk vakti Sadrazam metrislere gitti.


İki serden geçti ağasına bir orta dereceden ve bir küçük hilat verildi. Dokuz Kolombrina topu metrislere çekildi. Henüz gündüz olduğundan bataryalardaki yerlerine konulmadı.


Macarlardan erzakla birlikte bir ulak geldi. Kendisine Sadrazamın huzurunda orta dereceden bir hilat giydirildi.


Sadrazam kendisi için ön saflarda yeni bir tabya yaptırdı. Macar Kıralı Tököly İmre, Pressburg şehrini fethedip egemenliği aitına aldığını haber veriyordu. Ancak kaleyi kuşatmaya hazırlanırken Almanların çok güçlü bir orduyla yürüyüşe geçtikleri haberini almış, bu yüzden de üç saat uzaklıktaki bir yere çekilmiş ve halen de orda durmaktaymış.


Rumeli kolunda bir püskürme lağım patlatıldı. Gâvurları havaya uçurup şarampolün bir kısmını çökertti. Büyükçe bir gedik açıldıysa da her hangi bir hücuma geçilmedi.


Akşama doğru Macar Kiralının elçisi olarak maiyeti halkından Stefan Szirmay adlı bir Hırvat geldi. Kiralın ordusuyla birlikte Pressburg şehrine çekildiği, Leva ve Neutra kalelerinin uzlaşmayla kendisine boyun eğdiği, ancak bir miktar takviye kuvveti rica ettiği haberini getirdi. Elçi, Sadrazamın huzuruna törenle kabul edilip kendisine orta dereceden bir hilat hediye edildi.


Gündüzün metrislere çekilmiş olan balyemez topu yeni kurulan bir bataryaya getirilip Defterdar Efendi’nin tabyasının yakınına yerleştirildi. Atış mazgalı henüz açılmadığından top ateşlenmedi.